
Fotoğraf: Josh Sommers
Çağımızın ansiklopedisi Wikipedia’da ki anlamına göre gelişim; insanoğlunun paylaştığı değerlerin ve bilgilerin, içinde yaşadığı çevrenin de el verdiği şart ve koşullarda gelişerek ilerlemesi olarak tanımlanır. Gelişim kavramının geniş bir tarihi var. Öyleki 17. yüzyıldan bugüne milyonlarca bilim ve din adamı nasıl türediğimiz, bu evrenin nasıl oluştuğu ve geliştiği hakkında teoriler ve fikirler üretmiştir. Bizlerde her gün çevremizi, içinde yaşadığımız toplumu, bu gezegeni ve en önemlisi kendimizi geliştirebilmek için çalışıyoruz ama acaba boşunamı çabalıyoruz? İşte bu yazı toplum, bilim, teknoloji, din, politika ve ekonomi gibi gelişim sürecinin yürümesini sağlayan unsurlara değinerek gelişim sürecimizin ne derecede düzgün gittiğini tartışıyor.
Charles Darwin’in Evrim Teorisi’nin de temelini oluşturan Doğal Seçilim mekanizması bu anlamda en çok bilinen bilimsel süreçlerden bir tanesidir. Basitçe açıklamak gerekirse “doğal seçilim, üreyen bir canlı nüfusunda, canlıya yarar sağlayan ırsi özelliklerin nüfusta görülme sıklığının sonraki nesillerde arttığı, canlıya zarar veren ırsi özelliklerin nüfusta görülme sıklığının ise sonraki nesillerde giderek azaldığı bir süreç” ¹ olarak tanımlanır. Yani, diğer bir deyişle baskın olan ırsi özellikler zamanla daha da gelişerek sonraki nesillere aktarılırken, zayıf olan ırsi özellikler zamanla yok olarak kaybolurlar. Burada benim dikkati çekmek istediğim nokta bu baskın olan niteliklerin gelişmemize gerçek anlamda destek mi yoksa köstek mi oldukları; yani bu nesilden nesile aktarılan özelliklerin baskın olması onların her zaman iyi huylu özellikler oldukları anlamına gelmez değil mi? Çünkü yaşadığımız toplumlara baktığımızda etrafımızda pek de düzgün insanlar göremiyoruz açıkçası. Bunu sokağa bir gün çıkıp insanları gözlemleyerek görebilirsiniz. Hatta kendimizin de pek mükemmel olduğu söylenemez =). Hepimiz kusurlu varlıklarız. Oysaki bu baskın nitelikler her zaman iyi huylu olsalardı, dünyamız yaşanması çok daha güzel bir yer, bizde mükemmellik derecesine daha da yaklaşmış varlıklar olurduk.
Zaman ile paralel şekilde ilerleyen bir değişim süreci kaçınılmaz olabilir (geçmişe bir dönüp baktığımızda neler değişmedi ki). Kendimizin, etrafımızdakilerin ve fikirlerimizin bile zaman ile birlikte değişimini görmek kaçınılmaz. Fakat her ne kadar zaman ile birlikte değişsekte, gelişim süreci için aynı şeyi söylemek bu kadar kolay olmayabilir; yani zaman geçtikçe bizler gelişiyoruz, bir ilerleme kaydediyoruz demek yanlış olabilir. Örnek vermek gerekirse şu kalıp cümleyi birçoğumuz hayatımızda bir şekilde duymuş hatta kullanmışızdır: ”Kaçıncı yüzyılda yaşıyoruz allahaşkına!”. Bildiğiniz gibi bu cümleyi genelde içinde yaşadığımız zamanda hiç umulmadık bir şeyler ile ya da diğer bir deyişle içinde yaşadığımız zamana yakıştıramayacağımız durumlar ile karşılaştığımızda kullanırız. Yani biz insanlar zaman ilerledikçe geliştiğimizi düşünürüz. Eskiye dönüp baktığımızda ve yeni ile kıyasladığımızda eskinin yeniye göre gelişmemiş yada yeninin eskiye göre daha gelişmiş olduğunu varsayarız. Fakat bu varsayım ne kadar doğrudur? İşte yazının başında da belirtmiş olduğum gibi gelişim sürecinin yürümesini sağlayan unsurlara (Toplum, Dil, Bilim, Din, Politika, Ekonomi vs.) bakarsak bu sürecin ne kadar düzgün bir şekilde ilerlediğini görebiliriz.
İlk olarak toplum unsuruna bakacak olursak görebiliriz ki yaşadığımız bu yüzyılda insanlarda materyalistik bir dünya görüşü hakim. Küreselleşmenin artışı da birçok toplumda bu görüşün egemen olmasının nitekim bir kanıtı çünkü birçok toplum artık ortak değerlerde buluşabilmekte, ortak değerleri tüketerek tatmin olabilmekte ve bu değerler çoğunlukla fiziksel varlığı olan materyallerden oluşmakta. Artık bizler marka değeri olan fiziksel ürünlerle yaşamlarımızı tatmin ediyoruz ve kendimizde birer markayız aslında; seçimlerimiz bizim kimliğimizi oluşturuyor; giydiğimiz kıyafet, sürdüğümüz araba, sıktığımız parfüm ile yaşamlarımızı tatmin eder hale geldik ve etrafımızdaki insanlarla olan ilişkilerimizde de karşımızdakinin bizden biri olup olmadığına karar verebilmek için çoğu zaman bu fizikel vasıflara bakıyoruz. Birçok ulus artık yerel markalar yerine ulusal ya da uluslararası markaları tüketerek ihtiyaçlarını karşılıyor (Dünyada her futbolu seven çocuğun Adidas veya Nike marka bir çift kramponunun olmasını istemesi gibi) ya da benzer medya içeriğini tüketiyorlar (‘Var mısın Yok musun’ ve ‘Deal or No Deal’ gibi aynı formatta televizyon programlarının bambaşka kültürlerde tüketilmesi gibi).
Artık tüketim toplumu olmakla birlikte, yüzeysel değerlerle tatmin olabilen, maddiyata dayalı dehümanize olmuş bir değer sisteminde yaşıyoruz. Restoranlara son model arabalarla gidip, ünlü modacıların tasarladığı kıyafetleri giyip, çatal ve bıçakla sözde kibar bir şekilde bir gün önce kırda bayırda koşturan hayvanı çatal, bıçak ile yemek örneğin gelişimin veya medeniyetin göstergesi olamaz, değişimin göstergesi olabilir sadece. Tarihçiler ve antropologlar her ne kadar insanın hepçil (yani hem et hem de ot yiyebilen varlık) olduğunu belirtsede, bilimsel olarak bakıldığında anatomik yapımız; dişlerimiz, çenemiz ve sindirim yapımız etçil olmayan bir beslenmeyi gerekli kılar. Bunu söylediğim için beni vejetarjan sanmayın sakın =) ama belki de milyonlarca yıldır bedenlerimize aykırı bir şekilde yaşam sürdürüyoruz ve boşuna bunca hayvanı da katlediyoruz! Sanırım gerçek bu; pek gelişmemişiz, sadece değişmişiz!
Bilim ve teknoloji dünyayı değiştirebilecek güçte sahip olduğumuz büyük nimetlerdir. Fakat yaşamlarımızı kolaylaştırabilecekleri gibi yaşamlarımıza büyük zararlar da (nükleer enerji, nükleer silahlanma, biyoteknoloji, biyolojik kirlilik, pornografi, kişisel gizliliğin kalmaması vs.) verebilirler çünkü sonuçta bu kavramlar insanların merakıyla oluşmaktalar ve insanlar tarafından yönetilmekteler. Ve hayatta her insana güvenemeyeceğimizi belli bir yaşa gelmişsek zaten biliyor olmamız gerek. 2008′de Britanya’da yapılmış resmi bir ankete ² göre de insanların %80′i bilimin başarabildiklerine hayran kaldıklarını söylerken, sadece %46’sı bilimin yararlarının zararlarından daha fazla olduğunu düşündüğünü söylemişti.
Adem ile Havva’nın da başlarına ne geldiyse bilimin de özünü oluşturan ‘meraktan’ gelmişti zaten =). Güzel ağaçtaki kırmızı elmaya olan meraklarından dolayı “cennet” gibi mükemmel bir mekandan bu lanetli gezegene gönderilmişlerdi. Ve insanoğlu böylece gelişmeye çalışarak mükemmeli aradı durdu milyonlarca yıl. Şaka bir tarafa dinsel açıdan bakacak olursak ta görebiliriz ki din insanlara bireysel ve ruhsal açıdan bir huzur verdiyse de, insanların savaşması, birbirlerini yok etmesi için en büyük sebeplerin başında yer aldı yüzyıllarca yıl ve birçok kez sınıfta kaldı bu yüzden. İnsanlar inançları ve fikirleri uğruna öldürdü, öldürüldü, ve içinde yetişmiş olduğu kültürlerinden dolayı halen yargılamakta birbirlerini.
Politik ve ekonomik gelişimi de ele aldığımızda bilimsel, teknolojik ve dinsel gelişimden pek farklı olmadığını görebiliriz aslında.
Obama 2008 ABD Başkanlık seçimlerini “Change we can believe in” (Değişime inanabiliriz) sloganıyla kazanmıştı. Herhalde insanlar değişim ile gelişimi bağdaştırıyorlar ki Obama’nın da seçim kampanyası başarılı olmuştu. Fakat değişimin gelişimi getirdiği ne kadar doğru? Değişim gerçekten gelişimi getirir mi, yoksa bugüne dek oluşan gelişmişliğide yok edip sil baştan başlamamıza mı neden olur hayatı? Politika insanların hayatlarını güzel ve adil bir şekilde devam ettirebilmesi için oluşmuş yardımcı bir araç değilmidir sadece? Peki bu amacı unutup kendini tanrı zannedenlere ve insanların yaşamlarıyla oynayarak politika yapanlara ne demeli? (Irak-ABD veya Filistin-Israil savaşları bu konuda etkili örnekler olarak gözler önüne serebilir belki de ne kadar geliştiğimizi). İnsanlara güzel yaşamlar sağlayabilmek amacıyla oluşan bir kavram olsada hayatlar yok edebiliyor bazen demek ki.
Diğer yandan ekonomik gelişim sürecinin ne kadar sağlıklı bir şekilde ilerlediği de tartışmalı. Sonsuz büyüyen bir ekonomik modelin ve tüketimin nasıl küresel finansal bir krize neden olduğunu “Herkes Tüketiyor: Turbo Tüketim” başlıklı yazıda anlatmıştım. Sözde gelişmiş bu modern dünyada insanların amacı yaşamlarını sürdürebilmek için para kazanmaktan geçiyor artık ve birçoğu sevmediği bir hayatı yaşıyorlar. Ekonomide atlatmaya çalıştığı küresel kriz ile sınıfta kalıyor gelişim anlamında.
Tüm bu ana unsurlara baktığımızda görebiliyoruz ki pek gelişmiyoruz, daha çok değişiyoruz! Yazının başında da bahsettiğim gibi Darwin’in doğal seçilim mekanizması bu değişim-gelişim sürecine bilimsel bir şekilde yaklaşmaktaydı. Geçenlerde kardeşim Bulut sayesinde rastladığım Idiocracy adlı filmde bu konunun esprili bir şekilde ele alındığını farkettim. Filmin açılış sahnesinde bu mekanizmanın mutasyon geçirerek geriye doğru nasıl ilerlediği ve insanların nesilden nesile nasıl daha da kötüye gittiği gösterilmiş; neden gelişemediğimizi gözler önüne seren komik ama mantıklı bir yaklaşım olmuş. Filmin açılış sahnesini yani mutasyona uğramış doğal seleksiyon sürecini buradan izleyebilir ve neden bir türlü gelişemediğimize sizde kendi yorumunuzu getirebilirsiniz! =)
Yeni yılla birlikte gerçek anlamda gelişen bir dünya dileğiyle, herkese mutlu yıllar!
![]()
![]()
This website is also available in 
Bu yazı için 0 Yorum yapılmış